İsrail-Filistin Meselesi ve Kanla Çizilen Bir Coğrafyanın Hikâyesi
İsrail-Filistin meselesi, modern dünya siyasetinin en uzun süre devam eden, en ağır sivil acılara yol açan ve küresel siyaseti en fazla etkileyen krizlerinden biridir. Bu mesele yalnızca iki taraf arasında yaşanan bir sınır anlaşmazlığı değildir. Filistin meselesi; işgal, zorunlu göç, yerleşim politikaları, abluka, askeri şiddet, kimlik mücadelesi, uluslararası hukuk, bölgesel güç dengeleri ve küresel siyasetin çifte standartlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir sorundur.
Bu nedenle İsrail-Filistin meselesini yalnızca 7 Ekim 2023 sonrasında yaşanan gelişmelerle açıklamak yetersizdir. 7 Ekim sonrası Gazze’de ortaya çıkan ağır yıkım, elbette bu meselenin en kanlı ve en sarsıcı dönemlerinden birini oluşturmuştur. Ancak bu yıkımı anlayabilmek için Filistin halkının yaklaşık bir asırdır yaşadığı toprak kaybına, sürgüne, askeri denetime ve siyasal haklardan mahrum bırakılma sürecine bakmak gerekir.
Bu açıdan yazı, Siyaset Nedir? başlıklı önceki kavramsal çerçevenin bölgesel ve küresel siyaset alanına taşınmış devamı olarak da okunabilir.
Filistin meselesinin merkezinde en temel soru yer alır: Bir halkın toprağı, hayatı, hafızası ve geleceği hangi siyasal süreçlerle daraltılmıştır? Bu soru, İsrail’in kuruluşundan bugüne kadar izlediği politikaların yalnızca güvenlik gerekçeleriyle açıklanamayacağını gösterir. Çünkü Filistin halkının yaşadığı gerçeklik, aralıklı çatışmalardan ibaret değildir; sürekli hale gelen bir işgal, kuşatma ve hak kaybı düzenidir.
Bu yazı, İsrail-Filistin meselesini tarihsel kökenlerinden başlayarak günümüze kadar ele almakta; İsrail’in Filistinlilere yönelik sert, orantısız ve çoğu zaman sivil hayatı hedef alan politikalarının bölgesel ve küresel siyaset içindeki yerini incelemektedir. Buradaki eleştiri herhangi bir dini ya da etnik kimliğe değil, İsrail devletinin işgalci ve baskıcı siyasal uygulamalarına yöneliktir.
Osmanlı’dan Mandaya: Filistin’in Tarihsel Arka Planı

Filistin, tarih boyunca farklı dinlerin, kültürlerin ve siyasi güçlerin kesiştiği önemli bir coğrafya olmuştur. Kudüs başta olmak üzere bölgenin dini ve sembolik değeri, Filistin’i yalnızca yerel bir toprak parçası olmaktan çıkarmış, uluslararası siyasetin merkezlerinden biri haline getirmiştir. Ancak bugünkü anlamıyla İsrail-Filistin meselesi, Osmanlı döneminden çok modern çağın milliyetçilik, sömürgecilik ve manda yönetimi şartları içinde şekillenmiştir.
Osmanlı hâkimiyeti döneminde Filistin, çok dinli ve çok topluluklu bir yapıya sahipti. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler aynı coğrafyada farklı statülerle varlık gösteriyordu. Elbette bu dönem bütünüyle sorunsuz değildi; ancak bugünkü anlamda İsrail-Filistin çatışması henüz ortaya çıkmamıştı. Sorunun modern biçimi, özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’da yükselen milliyetçilik, Yahudi karşıtlığı, sömürgeci rekabet ve Siyonist hareketin Filistin’e yönelmesiyle oluşmaya başladı.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesi, Filistin meselesinde büyük bir kırılma yarattı. Milletler Cemiyeti sistemi içinde Filistin, İngiliz Mandası altına girdi. Böylece bölgenin geleceği, Filistin halkının doğrudan iradesiyle değil, dönemin büyük güçlerinin kararlarıyla şekillenmeye başladı. Birleşmiş Milletler’in Filistin meselesinin tarihine ilişkin değerlendirmelerinde de Filistin’in eski Osmanlı toprakları arasında yer aldığı ve 1922’de İngiliz yönetimine bırakıldığı belirtilmektedir (United Nations, 2026).
Bu süreç, Filistin halkı açısından siyasal iradenin dışarıdan belirlenmeye başladığı bir dönemi ifade eder. Filistin’in kaderi artık yalnızca bölgede yaşayan insanların talepleriyle değil, İngiltere’nin manda politikaları, Avrupa’daki gelişmeler ve Siyonist hareketin uluslararası desteğiyle belirlenmiştir.
Siyonizm, Balfour Deklarasyonu ve İngiliz Mandası

Siyonizm, Yahudilerin tarihsel Filistin topraklarında ulusal bir yurt kurması gerektiğini savunan modern bir siyasi harekettir. Bu hareketin güçlenmesinde Avrupa’da Yahudilere yönelik ayrımcılık, pogromlar ve daha sonra Nazi Almanyası’nın soykırımcı politikaları etkili olmuştur. Ancak Siyonist hareketin Filistin’de uygulanması, o topraklarda yaşayan Arap-Filistinli halkın siyasal haklarını ve geleceğini doğrudan etkileyen bir süreç yaratmıştır.
1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biridir. İngiltere, Filistin’de Yahudiler için bir “ulusal yurt” kurulmasını desteklediğini açıklarken, bölgede yaşayan Arap halkın siyasal haklarını belirsiz ve ikincil bir konuma itti. Bu durum, Filistin meselesinin daha devlet kurulmadan önce eşitsiz bir güç ilişkisi içinde şekillenmesine yol açtı.
İngiliz Mandası döneminde Yahudi göçleri arttı, toprak satın alma ve yerleşim faaliyetleri hızlandı, Filistinli Arapların siyasal itirazları ise çoğu zaman bastırıldı. Bu süreçte Filistin halkı, kendi ülkesinin geleceği hakkında karar veren asli özne olmaktan uzaklaştırıldı. Böylece Filistin meselesi, yalnızca iki toplum arasında gelişen doğal bir gerilim değil; manda yönetimi, uluslararası destek ve Siyonist örgütlenmenin birlikte ürettiği tarihsel bir sorun haline geldi.
1947 Taksim Planı: Dışarıdan Çizilen Sınırlar

1947 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin topraklarının Arap ve Yahudi devletleri arasında bölünmesini öngören 181 sayılı taksim planını kabul etti. Bu plan, Filistinliler açısından kendi topraklarının kendi rızaları dışında paylaştırılması anlamına geliyordu. Çünkü Filistin halkı, tarihsel olarak yaşadığı topraklarda siyasal egemenlik hakkının dışarıdan belirlenmesine karşı çıkıyordu.
Taksim planı, görünüşte iki devletli bir çözüm önerisi sunuyordu. Ancak sahadaki demografik ve tarihsel gerçeklikler dikkate alındığında, Filistinliler açısından bu plan adil bir paylaşım olarak görülmedi. Birleşmiş Milletler’in Filistin meselesi tarihçesinde de 1947-1977 döneminin taksim planı, 1948 savaşı, 1967 savaşı ve Filistinlilerin devredilemez hakları ekseninde şekillendiği belirtilmektedir (United Nations, 2026).
Bu aşamada harita, yalnızca teknik bir sınır çizimi olmaktan çıktı. Harita, bir halkın geleceğinin, toprağının ve siyasal varlığının dış güçler tarafından yeniden düzenlenmesinin sembolü haline geldi. Filistinliler için sorun yalnızca toprağın bölünmesi değil, iradelerinin yok sayılmasıydı.
1948 Nekbe: Bir Halkın Yerinden Edilişi

1948 yılı, Filistin tarihinde en ağır kırılmalardan biridir. İsrail Devleti’nin kuruluşu ve ardından yaşanan savaş, Filistinliler için “Nekbe”, yani büyük felaket olarak hafızaya kazındı. Nekbe yalnızca askeri bir yenilgi değildir. Nekbe; köylerin boşaltılması, şehirlerin terk ettirilmesi, ailelerin parçalanması, insanların mülteci kamplarına mahkûm edilmesi ve bir halkın tarihsel yurdundan koparılmasıdır.
UNRWA’nın Filistinli mültecilerle ilgili tanımına göre, 1946-1948 arasında Filistin’de yaşadığı halde 1948 çatışması sonucunda evini ve geçim kaynaklarını kaybeden kişiler Filistinli mülteci kabul edilmektedir. Kurumun verilerine göre UNRWA 1950’de çalışmalarına başladığında yaklaşık 750 bin Filistinli mültecinin ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışıyordu (UNRWA, t.y.). Bu rakam, 1948’in yalnızca askeri bir olay değil, kitlesel bir toplumsal yıkım olduğunu gösterir.
1948 sonrasında İsrail, Birleşmiş Milletler’in taksim planında kendisine öngörülen alanın ötesinde toprak kontrolü sağladı. Birleşmiş Milletler’in Filistin meselesi tarihçesine göre İsrail, 1948 savaşı sonucunda Manda Filistini topraklarının yaklaşık yüzde 77’sinde kontrol kurmuş ve Kudüs’ün büyük bölümünü de bu alana dahil etmiştir (United Nations, 2026). Filistinliler ise kendi devletlerini kuramadan mültecilik, vatansızlık ve işgal gerçekliğiyle karşı karşıya kaldı. Bu nedenle Nekbe, Filistin meselesinin temel hafıza noktasıdır. Filistin halkı açısından harita artık yalnızca sınırları değil; kaybedilen evleri, zeytinlikleri, mezarlıkları, mahalleleri ve aile geçmişini de ifade etmektedir.
İsrail Devletinin Kuruluşu ve Filistin Topraklarının Daralması

İsrail Devleti’nin kuruluşu, Yahudiler açısından tarihsel bir devletleşme anı olarak görülürken, Filistinliler açısından sürgün ve toprak kaybının başlangıcı olmuştur. Bu iki farklı tarihsel hafıza, meselenin neden bu kadar derin olduğunu gösterir. Ancak burada belirleyici olan, İsrail’in devletleşme sürecinin Filistin halkının siyasal varlığını büyük ölçüde ortadan kaldıran bir sonuç üretmiş olmasıdır.
1948 sonrasında Filistin toprakları parçalı bir yapıya dönüştü. Batı Şeria Ürdün’ün, Gazze ise Mısır’ın idaresi altında kaldı. Filistinlilerin bağımsız bir devlet kurma hakkı fiilen ertelendi. Bu durum, Filistin meselesinin yalnızca İsrail ile Filistinliler arasında değil, bölgesel Arap siyaseti ve uluslararası sistem içinde de şekillenen bir sorun olduğunu gösterir.
İsrail’in kuruluş sürecinde ortaya çıkan en temel problem, devletleşmenin Filistinlilerin hak kaybı üzerine inşa edilmesidir. Bu nedenle Filistin meselesi, yalnızca “iki taraflı çatışma” olarak değil, bir halkın egemenlik ve toprak hakkından mahrum bırakılması olarak değerlendirilmelidir.
1967 Savaşı: İşgalin Derinleşmesi

1967 Altı Gün Savaşı, İsrail-Filistin meselesinin ikinci büyük kırılma noktasıdır. Bu savaş sonucunda İsrail; Batı Şeria’yı, Gazze Şeridi’ni, Doğu Kudüs’ü, Sina Yarımadası’nı ve Golan Tepeleri’ni işgal etti. Filistin açısından bu gelişme, 1948’den sonra kalan Filistin topraklarının da İsrail askeri denetimine girmesi anlamına geldi.
1967 sonrasında Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs uluslararası hukukta işgal altındaki Filistin toprakları olarak ele alınmıştır. Türkiye’nin resmi yaklaşımı da Filistin-İsrail ihtilafında 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, coğrafi bütünlüğe sahip, bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti’nin kurulmasını desteklemektedir (T.C. Dışişleri Bakanlığı, t.y.).
Bu dönemden itibaren Filistin meselesi yalnızca mültecilik ve devletleşme sorunu olmaktan çıktı; doğrudan işgal, askeri yönetim, yerleşim politikaları ve günlük hayatın denetlenmesi meselesine dönüştü. İsrail, güvenlik gerekçesini öne sürerek Filistin topraklarında kalıcı kontrol mekanizmaları kurdu. Ancak bu güvenlik söylemi, Filistinlilerin hareket özgürlüğünün kısıtlanmasını, topraklarının parçalanmasını ve siyasal egemenliklerinin engellenmesini meşrulaştırmaya yetmemektedir.
Yerleşim Politikaları, Duvar ve Parçalanmış Coğrafya

İsrail’in 1967 sonrasında Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yürüttüğü yerleşim politikaları, Filistin meselesinin çözümünü en fazla zorlaştıran unsurlardan biridir. Yerleşimler yalnızca konut alanları değildir; yollar, askeri bölgeler, kontrol noktaları, güvenlik hatları ve ayrım duvarıyla birlikte Filistin coğrafyasını parçalayan siyasal araçlardır.
Bu politikalar sonucunda Filistin toprakları birbirine bağlı, bütünlüklü ve egemen bir devlet alanı olmaktan uzaklaşmıştır. Batı Şeria’da Filistinlilerin gündelik hayatı, kontrol noktaları, izin sistemleri ve askeri denetimlerle kuşatılmıştır. Bir şehirden diğerine gitmek, toprağına ulaşmak, sağlık hizmeti almak ya da ekonomik faaliyet yürütmek çoğu zaman İsrail’in güvenlik mekanizmalarının iznine bağlı hale gelmiştir.
Yerleşim politikaları, İsrail’in Filistin meselesindeki temel stratejisini açık biçimde göstermektedir. Bu strateji, yalnızca güvenliği sağlamak değil; sahada geri dönülmesi zor fiili durumlar oluşturarak Filistin devletinin kurulabileceği coğrafi zemini zayıflatmaktır. Bu nedenle yerleşimler, Filistin halkının egemenlik hakkına yönelmiş sürekli bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.
Filistin Direnişi: FKÖ, İntifadalar ve Ulusal Mücadele

Filistinlilerin siyasal mücadelesi, 1948 sonrasında mülteci kamplarında, Arap ülkelerinde ve işgal altındaki topraklarda farklı biçimlerde gelişti. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Filistin halkının uluslararası alandaki başlıca temsil yapısı haline geldi. Bu dönem, Filistin meselesinin yalnızca insani mağduriyet üzerinden değil, ulusal hak ve temsil talebi üzerinden de dünya gündemine taşındığı bir süreç oldu.
1987’de başlayan Birinci İntifada, Filistin direnişinin toplumsal niteliğini görünür kıldı. Taş atan çocuklar, sokak gösterileri, grevler ve sivil itaatsizlik biçimleri, ağır silahlı işgal düzeni karşısında halk direnişinin sembolüne dönüştü. İntifada, Filistinlilerin yalnızca diplomatik masalarda temsil edilen pasif bir halk olmadığını; işgale karşı kendi gündelik hayatı içinde direnç üreten bir toplum olduğunu gösterdi.
2000 yılında başlayan İkinci İntifada ise çok daha kanlı bir dönemi beraberinde getirdi. İsrail’in askeri müdahaleleri, kuşatmaları ve hedefli operasyonları Filistin toplumunda büyük yıkımlar yarattı. Bu süreç, şiddetin her iki toplum için de ağır sonuçlar doğurduğunu gösterse de, güç dengesizliği bakımından Filistinlilerin çok daha ağır bedeller ödediği açıktır.
Oslo Süreci: Barış Umudu ve Ertelenmiş Çözüm

1990’larda Oslo Anlaşmaları, İsrail-Filistin meselesinde barışa yönelik önemli bir umut olarak görüldü. FKÖ ile İsrail’in birbirini tanıması, Filistin Yönetimi’nin kurulması ve nihai statü müzakerelerine kapı açılması, dönemin iyimser atmosferini oluşturdu. Ancak Oslo süreci, temel meseleleri çözmek yerine büyük ölçüde erteledi.
Kudüs’ün statüsü, mültecilerin dönüş hakkı, yerleşimlerin geleceği, sınırlar, güvenlik düzenlemeleri ve Filistin devletinin gerçek egemenliği gibi konular nihai aşamaya bırakıldı. Bu erteleme, zaman içinde İsrail’in sahada yeni fiili durumlar oluşturmasına imkân sağladı. Yerleşimlerin genişlemesi ve Filistin topraklarının daha fazla parçalanması, Oslo sürecinin inandırıcılığını zayıflattı.
Bu nedenle Oslo süreci, bir yandan diplomatik bir dönüm noktası olarak görülürken, diğer yandan Filistinliler açısından eksik devletleşme ve ertelenmiş egemenlik anlamına geldi. Barış süreci adı altında işgalin günlük hayat üzerindeki etkileri ortadan kalkmadı; aksine birçok alanda daha kurumsal hale geldi.
Gazze Ablukası: Bir Toplumun Kuşatılması

Gazze, İsrail-Filistin meselesinin en ağır insani yüzlerinden biridir. 2007’den itibaren derinleşen abluka, Gazze’yi küçük bir kıyı şeridi olmaktan çıkararak kuşatılmış bir yaşam alanına dönüştürdü. İnsanların hareket etme, çalışma, eğitim alma, tedavi görme, ticaret yapma ve güvenli bir hayat kurma imkânı sürekli kısıtlandı.
Abluka yalnızca askeri bir tedbir olarak açıklanamayacak kadar geniş sonuçlar doğurdu. Elektrik, su, ilaç, gıda, inşaat malzemesi, yakıt ve tıbbi ekipman üzerindeki kısıtlamalar, Gazze’de yaşayan sivillerin hayatını doğrudan etkiledi. Bu nedenle Gazze’de kriz yalnızca bombardıman dönemlerinde değil, sessiz dönemlerde de devam eden yapısal bir kuşatma biçimidir.
Gazze ablukası, İsrail’in güvenlik söylemi ile Filistinlilerin yaşam hakkı arasındaki en sert çelişkilerden birini ortaya koymaktadır. Bir toplumun tamamının hareket alanını daraltmak, ekonomisini çökertmek, sağlık sistemini kırılgan hale getirmek ve çocukların geleceğini belirsizliğe mahkûm etmek, yalnızca güvenlik politikası olarak görülemez. Bu durum, toplu cezalandırma niteliği taşıyan ağır bir insan hakları sorunudur.
Kudüs Meselesi: Din, Kimlik ve Egemenlik

Kudüs, İsrail-Filistin meselesinin en hassas başlıklarından biridir. Çünkü Kudüs yalnızca bir şehir değildir; Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için derin dini, tarihsel ve sembolik anlam taşıyan bir merkezdir. Doğu Kudüs’ün 1967’de İsrail tarafından işgal edilmesi ve daha sonra İsrail’in şehir üzerindeki egemenlik iddialarını güçlendirmesi, sorunu daha da karmaşık hale getirmiştir.
Filistinliler açısından Doğu Kudüs, kurulması hedeflenen bağımsız Filistin Devleti’nin başkentidir. Türkiye’nin resmi tutumu da bu çerçevede 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen Filistin Devleti’nin kurulmasını desteklemektedir (T.C. Dışişleri Bakanlığı, t.y.).
Kudüs’te ev yıkımları, yerleşim baskısı, Mescid-i Aksa çevresindeki gerilimler ve Filistinlilerin şehirdeki demografik varlığını zayıflatan uygulamalar, meselenin sürekli canlı kalmasına neden olmaktadır. Kudüs, bu yönüyle yalnızca diplomatik bir konu değil; kimlik, egemenlik ve tarihsel hafıza mücadelesidir.
7 Ekim 2023 Sonrası: Gazze’de Ölüm, Yıkım ve İnsani Felaket

7 Ekim 2023’te Hamas ve diğer Filistinli silahlı grupların İsrail’e yönelik saldırıları sonucunda OCHA’nın aktardığı verilere göre İsrail tarafında, yabancı uyruklular dahil olmak üzere 1.200’ün üzerinde kişi hayatını kaybetti (OCHA, 2026a). Sivillerin hedef alınması, hangi siyasi gerekçeyle açıklanırsa açıklansın, ahlaki ve hukuki açıdan kabul edilemez. Ancak İsrail’in bu saldırılara verdiği cevap, kısa sürede Hamas’a yönelik sınırlı bir askeri operasyonun ötesine geçerek Gazze’deki sivil hayatı topluca hedef alan büyük bir yıkıma dönüştü.
UNRWA’nın 20 Mayıs 2026 tarihli 222 numaralı durum raporuna göre, Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine dayanarak OCHA tarafından aktarılan rakamlarda 7 Ekim 2023 ile 12 Mayıs 2026 arasında Gazze Şeridi’nde 72.742 Filistinli öldürülmüş, 172.565 kişi yaralanmıştır (UNRWA, 2026). Aynı raporda Batı Şeria ve Doğu Kudüs dahil işgal altındaki bölgelerde 7 Ekim 2023 ile 13 Mayıs 2026 arasında 1.095 Filistinlinin öldürüldüğü, bunların en az 240’ının çocuk olduğu aktarılmıştır (UNRWA, 2026).
Bu rakamlar yalnızca istatistik değildir. Her sayı, yıkılmış bir aileyi, yarım kalmış bir çocukluğu, kaybolmuş bir mahalleyi ve parçalanmış bir hayatı temsil etmektedir. Gazze’de ölümün bu kadar yüksek olması, İsrail’in askeri operasyonlarının siviller üzerindeki etkisinin ne kadar ağır olduğunu göstermektedir.
OCHA’nın 6 Mayıs 2026 tarihli Gazze etki raporuna göre, 31 Aralık 2025 itibarıyla kimliği tespit edilmiş 71.444 ölüm içinde 21.283 çocuk, 10.983 kadın ve 5.100 yaşlı bulunmaktadır. Aynı raporda konut birimlerinin yüzde 76,6’sının yıkıldığı ya da hasar gördüğü, 637.475 okul çağındaki çocuğun sürdürülebilir biçimde yüz yüze örgün eğitime erişemediği ve 58 binden fazla çocuğun anne, baba ya da her iki ebeveynini kaybettiği belirtilmektedir (OCHA, 2026a).
Ölüm rakamlarının yanında yaralanmalar da Gazze’nin geleceğini belirleyecek kadar ağırdır. OCHA’nın 15 Mayıs 2026 tarihli insani durum raporunda, Dünya Sağlık Örgütü’nün değerlendirmesine göre Gazze’de 43 binden fazla kişinin hayatını kalıcı biçimde değiştiren yaralanmalar yaşadığı, bunların dörtte birinin çocuk olduğu ve 50 binden fazla kişinin uzun süreli rehabilitasyona ihtiyaç duyduğu aktarılmıştır (OCHA, 2026b).
Bu tablo, savaşın yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakları da hedef alan bir yıkım ürettiğini göstermektedir. Bir toplumun sağlık sistemi, eğitim düzeni, konut yapısı, aile bütünlüğü ve çocuklarının geleceği aynı anda tahrip edilmiştir. İsrail’in güvenlik söylemi, bu ölçekte bir sivil yıkımı açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü güvenlik iddiası, çocukların kitlesel biçimde ölmesini, hastanelerin işlemez hale gelmesini, milyonlarca insanın yerinden edilmesini ve bir halkın yaşam alanının sistematik biçimde yok edilmesini meşru kılamaz.
Uluslararası Hukuk ve İsrail’in Sorumluluğu
İsrail-Filistin meselesinin en önemli boyutlarından biri uluslararası hukuktur. İşgal altındaki topraklarda yerleşim faaliyetleri, sivillerin korunması, orantılılık ilkesi, zorla yerinden etme, abluka, insani yardıma erişim ve savaş suçları gibi başlıklar, bu meselenin hukuki merkezini oluşturur.
SETA’nın 7 Ekim sonrası İsrail’in Gazze saldırılarını uluslararası hukuk açısından ele alan raporu, İsrail’in eylemlerini hem kuvvet kullanma hukuku hem de silahlı çatışmalar hukuku bakımından değerlendirmektedir. Raporda sivillere yönelik saldırılar, orantısız güç kullanımı, insani yardıma erişimin engellenmesi ve uluslararası yargı mekanizmalarının rolü gibi başlıklar öne çıkmaktadır (Acer & Bayraktar, 2024).
Amnesty International ise 2024 tarihli raporunda İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin soykırım suçunun hukuki eşiğini karşıladığı sonucuna vardığını açıklamıştır (Amnesty International, 2024). İsrail bu suçlamaları reddetse de, Gazze’deki ölüm, açlık, zorla yerinden edilme, sivil altyapının yok edilmesi ve insani yardımın kısıtlanması tablosu, uluslararası toplumun yalnızca diplomatik açıklamalarla geçiştiremeyeceği kadar ağırdır.
Burada asıl mesele, uluslararası hukukun güçlü devletler karşısında ne kadar işleyebildiğidir. Eğer hukuk yalnızca zayıf aktörlere uygulanan, güçlü aktörler karşısında ise askıya alınan bir mekanizmaya dönüşürse, uluslararası düzen meşruiyetini kaybeder. Filistin meselesi bu nedenle yalnızca Filistin halkının değil, küresel adalet fikrinin de sınandığı bir alandır.
Küresel Sessizlik ve Birleşmiş Milletlerin Etkisizliği
Filistin meselesi, Birleşmiş Milletler sisteminin en açık zaaflarından birini göstermektedir. BM kararları, insani çağrılar ve uluslararası hukuk ilkeleri çoğu zaman sahadaki İsrail politikalarını durdurmaya yetmemiştir. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto mekanizması, İsrail’e karşı etkili yaptırım süreçlerinin önünde önemli bir engel oluşturmuştur.
TİHEK Akademik Dergisi’nde yayımlanan çalışmada, 7 Ekim öncesi ve sonrasında Filistin’de yaşananlar ile BM’nin tutumu birlikte incelenmekte; uluslararası sistemin Filistin halkını korumakta yetersiz kaldığı vurgulanmaktadır (Ekin, 2025). Bu durum, Filistin meselesinin yalnızca askeri ya da diplomatik değil, aynı zamanda uluslararası düzenin adalet kapasitesiyle ilgili bir sorun olduğunu göstermektedir.
Küresel siyasette Filistin halkına yönelik ilgi çoğu zaman dönemsel tepkilerle sınırlı kalmaktadır. Büyük yıkımlar yaşandığında uluslararası kamuoyu harekete geçmekte, ancak kriz gündemden düştüğünde işgal, abluka ve yerleşim politikaları devam etmektedir. Bu döngü, İsrail’in sahada fiili durumlar oluşturmasına imkân tanımakta ve Filistin halkının hak kaybını kalıcı hale getirmektedir.
Bölgesel Siyasette Filistin Meselesi
Filistin meselesi, Ortadoğu siyasetinin en merkezi konularından biridir. Arap devletleri, Türkiye, İran, Avrupa Birliği, ABD ve uluslararası örgütler bu meselenin farklı boyutlarında rol oynamıştır. Ancak bu aktörlerin çoğu zaman kendi stratejik çıkarlarını Filistin halkının haklarının önüne koyduğu görülmektedir.
Arap dünyasında Filistin meselesi uzun yıllar ortak dava olarak görülmüş, ancak zaman içinde bölgesel rekabetler, iç savaşlar, rejim güvenliği kaygıları ve normalleşme süreçleri bu ortak tutumu zayıflatmıştır. Bazı Arap ülkelerinin İsrail ile normalleşme adımları, Filistin meselesinin bölgesel siyasetteki yerini tartışmalı hale getirmiştir.
Türkiye ise resmi söyleminde iki devletli çözümü, 1967 sınırlarını, Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olmasını ve Filistin halkıyla dayanışmayı vurgulamaktadır. T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarında Türkiye’nin Filistin Devleti’ni 1988’de tanıyan ülkeler arasında olduğu ve iki devletli çözümü desteklediği belirtilmektedir (T.C. Dışişleri Bakanlığı, t.y.).
TÜBA’nın Filistin-İsrail savaşına ilişkin raporunda da meselenin tarihsel, mevcut ve gelecekteki boyutlarıyla incelenmesi gerektiği; İsrail’in orantısız misillemeleri, savaş hukukunu ihlal eden uygulamaları ve sivillere yönelik saldırılarının bölgesel ve küresel sonuçlar doğurduğu ifade edilmektedir (TÜBA, 2023).
Günümüzde Çözüm Arayışları ve Çözümsüzlüğün Nedenleri
Bugün İsrail-Filistin meselesinde en çok dile getirilen çözüm, iki devletli çözüm modelidir. Bu model, 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti’nin kurulmasını ve İsrail ile Filistin’in yan yana yaşamasını öngörür. Ancak sahadaki gerçeklik, bu çözümü her geçen yıl daha zor hale getirmektedir.
Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişlemesi, Gazze’nin yıkımı, Kudüs’ün statüsü, Filistin siyasetindeki bölünmüşlük, İsrail iç siyasetindeki sertleşme ve ABD başta olmak üzere büyük güçlerin İsrail’e sağladığı destek, çözüm ihtimalini zayıflatmaktadır. Buna rağmen kalıcı barışın yolu, Filistinlilerin egemenlik hakkını yok sayan bir güvenlik düzeninden geçemez.
Gerçek bir çözüm için işgalin sona ermesi, yerleşim politikalarının durdurulması, Gazze üzerindeki kuşatmanın kaldırılması, mültecilerin haklarının adil biçimde ele alınması, Kudüs’ün statüsünün uluslararası hukuk temelinde çözülmesi ve Filistin halkının kendi geleceğini belirleme hakkının tanınması gerekir.
Barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, adaletin kurulmasıdır. Adalet olmadan kurulacak her düzen, yeni çatışmaların zeminini üretmeye devam edecektir. Filistin meselesinde kalıcı barış, ancak Filistin halkının siyasi, insani ve hukuki haklarının tanınmasıyla mümkün olabilir.
Sonuç: Harita Değişirken İnsanlık Nerede Duruyor?
İsrail-Filistin meselesi, modern siyasetin en ağır ahlaki sınavlarından biridir. Bu meselede haritalar defalarca değişmiş, sınırlar yeniden çizilmiş, şehirlerin statüsü tartışılmış ve diplomatik masalar kurulmuştur. Ancak bütün bu süreçlerin merkezinde çoğu zaman unutulan gerçek, Filistin halkının yaşadığı insani yıkımdır.
1948’de Nekbe ile başlayan büyük yerinden edilme, 1967 işgaliyle derinleşmiş, yerleşim politikalarıyla kurumsallaşmış, Gazze ablukasıyla günlük hayata yayılmış ve 7 Ekim 2023 sonrasında tarihin en ağır insani felaketlerinden birine dönüşmüştür. Bugün Gazze’de ölen çocukların, yıkılan evlerin, kapanan okulların, çalışamaz hale gelen hastanelerin ve anne babasını kaybeden binlerce çocuğun hikâyesi, yalnızca Filistin’in değil, insanlığın vicdanına yazılmıştır.
“Kanla Çizilen Harita” ifadesi bu nedenle yalnızca etkileyici bir başlık değildir. Bu ifade, Filistin coğrafyasının son yüzyılda savaşla, işgalle, sürgünle ve ölümle nasıl yeniden şekillendirildiğini anlatmaktadır. İsrail’in güvenlik gerekçesiyle savunduğu politikalar, ortaya çıkan sivil yıkım karşısında ahlaki ve hukuki meşruiyetini giderek kaybetmektedir.
Sonuç olarak Filistin meselesi yalnızca geçmişin değil, bugünün ve geleceğin meselesidir. Çünkü bu mesele, dünyanın adalet, hukuk ve insan hayatı karşısında nerede durduğunu göstermektedir. Bir halkın toprağı elinden alınırken, çocukları ölürken, şehirleri yıkılırken ve insanları kuşatma altında yaşarken dünya yalnızca izliyorsa, sorun sadece Filistin’de değildir. Sorun, insanlığın adalet anlayışının ne kadar kırılgan hale geldiğindedir.
Kaynakça
Acer, Y., & Bayraktar, F. (2024). 7 Ekim 2023 ve sonrası İsrail’in Gazze saldırıları ve uluslararası hukuk. SETA. https://www.setav.org/assets/uploads/2024/10/r253.pdf
Amnesty International. (2024). “You feel like you are subhuman”: Israel’s genocide against Palestinians in Gaza: Executive summary. https://www.amnesty.org/en/documents/mde15/8744/2024/en/
Ekin, S. (2025). 7 Ekim öncesi ve sonrası Filistin’de yaşananlar ile BM’nin tutumu üzerine bir inceleme. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Akademik Dergisi, 8(14-15), 359-373. https://doi.org/10.59162/tihek.1642916
OCHA. (2026a). Reported impact snapshot: Gaza Strip, 6 May 2026. United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs – occupied Palestinian territory. https://www.ochaopt.org/sites/default/files/Gaza_Reported_Impact_Snapshot_6_May_2026.pdf
OCHA. (2026b). Humanitarian situation report: 15 May 2026. United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs – occupied Palestinian territory. https://www.ochaopt.org/content/humanitarian-situation-report-15-may-2026
T.C. Dışişleri Bakanlığı. (t.y.). Türkiye-Filistin siyasi ilişkileri. Erişim tarihi: 25 Mayıs 2026, https://www.mfa.gov.tr/turkiye-filistin-siyasi-iliskileri.tr.mfa
TÜBA. (2023). TUBA report on the Palestinian-Israeli war. Türkiye Bilimler Akademisi. https://www.tuba.gov.tr/tr/yayinlar/suresiz-yayinlar/raporlar/tuba-report-on-the-palestinian-israeli-war
United Nations. (2026). History of the question of Palestine. United Nations Information System on the Question of Palestine. https://www.un.org/unispal/history/
UNRWA. (t.y.). Palestine refugees. United Nations Relief and Works Agency for Palestine Refugees in the Near East. Erişim tarihi: 25 Mayıs 2026, https://www.unrwa.org/palestine-refugees
UNRWA. (2026, 20 Mayıs). UNRWA situation report #222 on the humanitarian crisis in the Gaza Strip and the occupied West Bank, including East Jerusalem. https://www.unrwa.org/resources/reports/unrwa-situation-report-222-humanitarian-crisis-gaza-strip-and-occupied-west-bank



Filistin meselesini çok güzel anlaşılır bir şekilde kaleme almışsınız. Elinize kaleminize sağlık başarılar diliyorum.
Kerime Hanım, kıymetli değerlendirmeniz ve nazik temennileriniz için çok teşekkür ederim. Filistin meselesini tarihsel arka planı ve insani boyutuyla anlaşılır biçimde ele almaya çalıştım. Yazımı okuyup görüşlerinizi paylaşmanız benim için çok değerliydi.
Elinize saglık Mehmet bey gerçekten bilgilendirici bi yazı olmuş ,ben şahsen Filistin halkının zamanında topraklarına sahip çıkmadıklarını düşünenlerdendim ama Balfour deklarasyonu ve takip eden süreçte de Taksim planı bu günlere getirmiş anladığım kadarıyla…kaleminize sağlık
Funda Hanım, değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Asıl amaç da tam olarak buydu; meseleyi yalnızca bugünden değil, Balfour Deklarasyonu’ndan Taksim Planı’na uzanan tarihsel süreç içinde değerlendirebilmek. Filistin meselesi çoğu zaman yüzeysel yorumlarla ele alınıyor; fakat arka planına inildiğinde bugünkü tablonun çok daha karmaşık ve tarihsel olarak ağır bir sürecin sonucu olduğu görülüyor.
Diğer yazınızda olduğu gibi bu yazınız da çok başarılı, anlaşılır olmuş. İsrail-Filistin meselesini yalnızca bugünkü olaylarla değil, tarihsel kökleriyle birlikte ele almanız yazıyı çok daha anlamlı hale getirmiş. Tebrik ederim. Uğraşlarının, çabanın karşılığını almanı, yazılarının daha büyük kitleye ulaşmasını temenni ederim.
Emine Hanım, kıymetli yorumunuz ve güzel temennileriniz için çok teşekkür ederim. Yazının anlaşılır bulunması benim için ayrıca önemli, çünkü bu mesele yalnızca bugünün olaylarıyla değil; tarihsel arka planı, insani boyutu ve siyasi sonuçlarıyla birlikte ele alınması gereken derin bir konu. İlginiz ve desteğiniz beni daha fazla yazmaya teşvik ediyor. Sağ olun, var olun.